Garipsendi ben gibi bir garip; garip dünyada.
Garip çağın tiksinti verici garip atmosferinde.
Garip insanlarının garip işler peşinde koştuğu
Garip bir dünya coğrafyasında...
A. ZİYA SELAHADDİN
EY GÜÇLÜ RABBİM!
Senin ayetlerine küfredenler, senin peygamberlerini yalanlayıp haksız yere öldürenler ve adalet, eşitlik istemek için ayaklanan kullarını öldürenler hâlâ yeryüzünde egemendirler. Müjdelediğin azabı onlara ulaştır!! ... DR. ALİ ŞERİATİ
Âtiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak…
Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, "İki el bir baş içindir."...
MEHMET AKİF ERSOY
Dikkat etmişseniz, az gelişmiş veya geri kalmış ülkelerde sürekli bir “rejim” sorunu vardır. Yöneticilerinin “geçmişte veya bugün” “zorlama yasaların desteğiyle!”, koltuklarına sıkıca bağlılıklarını müşahade etmekteyiz.
Bu tip ülkelerin “bir kısmına” baktığımızda , yöneticilk kavramı, “elit” tabakalar arasında bölüşülmüştür! Misal; “babası hukukçu olmadığı halde, Anayasa mahkemesi üyesi olabilmiştir! Bugün kendisine baktığımızda, aynen, babasının “izinde” bir evlattır!”
Bunun nedeni ne olabilir? Biz verelim cevabını: “Bu, elit bir tabaka tarafından “sömürülen” bir halkın acı hikayesinin, görünen bir yüzüdür!”
Örnekler çoğaltılamaz mı? Elbette! Bu sizin dünyaya baktığınız pencere ve sayıları ile ilgili olup, aynı zamanda “hangi” yönden baktığınızla alakalıdır!
Kimse alınmasın! Burası “Ruanda” değil. Sözümüz meclisten dışarı! Meclis dedimse, kimsenin “ağzının suyu” akmasın! Meclisleri karıştırmayın! “Tek” meclis vardır : o da, “halk” meclisidir!” Anlayana..!
Neyse! Üstler ile astlar birbirlerini “dişleyedursun!”, bakalım bütün derdi halkı ve “muassır medeniyet!!!” seviyesine çıkmak olan (ne demekse artık!) “büyük” ve bir o kadar da “ağabeyimiz” olan devletlerin gelişmişliğinden bir PARÇAYA!
BUYURUN..! ÖNDEN YAKIN.. HEP BERABER SEYREDELİM…
İşte ABD’nin son silahı!
Amerikalılar, geliştirdikleri son silahı açıkladılar. Adı, “Savaş Köpeği” ya da kısaca “BigDog”. Boston Dynamics şirketi tarafından geliştirilen bu yeni cephe makinası, askerlerin yükünü hafifletmeyi amaçlıyor.
Dünyanın en ileri dört ayaklı robotu olarak nitelenen “Savaş Köpeği” askerlerin taşıyamadıkları, lazer jiroskobu, video kamera sensörleri gibi askeri ekipmanları kolayca taşıyabiliyor. Bir köpeğin koşusunu taklit eden hareketleriyle şimdilik saatte 6 kilometre hız yapabiliyor. Ancak hızının saatte 35 kilometreye çıkarılması için çalışmalar devam ediyor.
Şimdi de farklı robotları inceleyelim
Süper bir robot daha!
Dövüş kulübüne hoşgeldiniz!!!
(Yanlış duymadınız! Fikirkulubu değil, dövüş kulübü)
Yoksul Çinli’nin marifetleri!
Sony Robotları
Toyota’nın Müzisyen Robot’u
Honda ASIMO
Buda Asimo’nun kötü talihi!
Asimo’nun müthiş yetenekleri
İşte sizler için seçtiğim güzel bir gösteri
Haydi(n) hep beraber bir Robot yapalım! Birbirimizi “yemekten” arta kalan zamanla..!
Şeriati 1933 yılında Mazinan, Sabzevar, İran’da doğdu. Babası ilerici milliyetçi bir öğretmendi. Eğitim yıllarında ilk kez İran’ın daha aşağı sınıflarından insanlarla tanıştı, var olan fakat bilmediği yoksulluk ve zorluklarla tanışması bu dönemde oldu. Ayrıca aynı dönemde Batı felsefi ve siyasi düşüncesiyle de tanışmıştır. Modern sosyoloji ve felsefenin bakış açısı ve bunun geleneksel İslami prensipler ile harmanlanması aracılığıyla Müslüman toplum ve toplulukların karşılaştığı sorunları açıklamaya ve çözümler bulmaya çalışmıştır. Şeriati Mevlana ve Muhammed İkbal’den büyük ölçüde etkilenmiştir.
Eğitimi
Lisansını İran’da bitirdikten sonra, Paris Üniversitesi’nde doktorasına başladı. Burada, yılında Sayfuddin’den “Belh’in Faziletleri Tarihi” isimli bir el yazmasının notlandırılmış bir farsça çevirisini yaparak Edebiyat dalında doktor olmuştur. Daha sonra İran’a dönmüş, fakat hemen şah yönetimi tarafından tutuklanıp hapsedilmiştir. Yönetim onu Fransa’dayken devleti yıkıcı siyasi aktivitelerde bulunmakla suçlamıştır. Daha sonra 1965′te serbest bırakılmış ve Meşhed Üniversitesi’nde eğitim vermeye başlamıştır.
Ölümü ve etkileri
Dersleri kısa sürede farklı toplumun farklı kesimlerinden öğrenciler tarafından beğenilmiş ve popülerleşmiştir. Bunun sonucu yönetim Üniversite’yi zorlayarak onun eğitim vermesini engellemiştir. Bunun üzerine Şeriati Tahran’a giderek Hüseyniye-i İrşad Enstitüsü’nde ders vermeye başlamıştır. Yine büyük bir popüleriteye ulaşan dersleri, yine toplumun her kesiminden öğrencileri etkilemiştir. Şeriati’nin görüşlerine ilginin arttığı orta ve yüksek sınıflardan öğrencilerin olması dikkat çekiciydi. Bu ilgi de şah yönetiminin Şeriati ile bazı öğrencilerinin tutkulanması emrini vermesine neden oldu. Gerek yurt içinden gerekse yurt dışından gelen tepkiler üzerine yönetim onu serbest bıraksa da çeşitli şartlarla tahliye edilmişti: kesinlikle herhangi bir eğitim aktivitesinde yer almayacak, hiçbir şey yayımlamayacak ve özel veya genel hiçbir toplantı yapmayacaktı. Ayrıca devletin güvenlik örgütlerinden SAVAK onun yakın çevresini yakın gözetim ve denetim altında tutacaktı. Şeriati bu şartlara karşı çıkarak ülkesini İngiltere’ye gitmek üzere terk etmeye karar verdi. Üç hafta sonra, 19 Haziran 1977′de öldürüldü. Dönemin şartları göz önüne alındığında, Şah’ın SAVAK ajanlarınca öldürüldüğü kabul edilmektedir. (Bu kısım alıntı’dan değiştirilmiştir. A.Z)
Tahran’ın büyük hastanelerinden birine Şeriati’nin ismi verilmiştir.
Eserlerinden bazıları
Hacc
Bir Kez Daha Ebu Zer
Medeniyet ve Modernizm
Muhammed Kimdir
Sanat
Toplumbilim Üzerine
Yalnızlık Sözleri / I-II
İslam’ı Anlamak
Kapitalizm Uyanıyor Mu
Kur’an’a Bakış
Medeniyet Tarihi / I-II
İdeallerin Yenilgisi
İktisar Sosyolojisi I / Kapitalizm
İktisat Sosyolojisi II / İslam ekonomisi
İktisar Sosyolojisi III / Marksizm
İslambilim / I-II
Dine Karşı Din
Aşk ve Tevhid
Dua
Ebu Zer
Fatıma Fatımadır
Kaynak : http://www.msxlabs.org/forum/edebiyat-ww/73471-ali-seriati-ali-seriati-kimdir-ali-seriati-hakkinda.html
Daha detaylı bilgi için:
www.aliseriati.com adresini ziyaret edebilirsiniz.
EDİTÖRDEN:
Yeryüzünde “kanun” yapma hakkını kendinde bulan ve yazdıkları bu yazıtları insanlara “eza, sıkıntı ve sorun” olmasına neden olanların karşısında duran..
Tüm yeryüzünde bir avuç olan bu zorbaların kendi çevrelerine çıkar sağlamak adına, “din, dil, ırk, mezhep” gözetmeksizin terör estirdikleri toplumlara sahiplenen..
“İnsan varlık aleminin en değerli yaratılanıdır! Çünkü kendisine düşünme yetisi verilmiştir.” düşünselini, hayvani arzuları uğruna katledenlerin karşısına tüm varlığı ile çıkan..
Kısaca..
Kısa bir yaşam uğruna, insan-i varlığını ayaklar altına alan despot ve aşağılık kişiliklerin “başlarının eğilmesi için” mücadele eden, zamandan ve yaşamından feragat ve fedakarlık edenleri saygı ve minnetle anıyoruz.
Savcının mahkeme kararıyla dinlettirdiği “ÖRGÜT”sanıklarının aralarında geçen “gizli” konuşmayı ele geçirdik!!!
Söz konusu konuşmanın yaklaşık 3 yıl önce “eski tüfek” tabir edilen, cumhuriyetin ilk tohumlarından KURT bir gazeteci olduğu SANILAN biri ile yine KİM olduğu belirlenemeyen örgüt mensuplarından biri arasında geçiyorMUŞ!
KURT
Emniyet kaynakları KURT gazeteci ve diğer örgüt mensubunun kimliklerini saptamak için yoğun çalışmalar başlatmış bulunuyorlar.. (Gizeme bakın!)
( Bu arada emniyetten yapılan bir açıklama: “Ulan her şeye ‘geçirdik’ diyosunuz ya! İşte ona gıcığım! Konuşma metnini bütün basına dağıtan biz değil miyiz? Hıyar!!!)
Hieeeyyyyt! Hıyaar!!
Neyse efendim. Biz konuşma metnine geçelim:
—Mitingler ile ilgili çalışma nasıl gidiyor?
—Şey abi! Allah’a şükür iyi gidiyor! ııı…!
—Ne şükürü ahmak! Senden şükür soran mı var? Bana çalışmaları anlat.
—Tabi, hemen! HDD ile yakın temas içindeyiz. Ülkenin büyük bir komplo ile karşı karşıya olduğu görüşünde hem fikiriz. Komplike tasarımlar ve komplomantasyon konusu çok karma…
—Ne saçmalıyorsun yavrum!
—Efendim fikir birliğinden bahsediyorum.
—-Geri zekalı!
— Teveccühünüz efendim!
—!!! Bırak fikrini zikrini. HDD kim, onu anlamadım?
—Efendim dinlemelere karşı yeni terimler “keşfettim!”. Hani ne olur ne olmaz.
Kimse anlamasın diye bazı özel kelimelere ŞİFRE (!) verdim.
—Evladım! Tel faturamın ağzına sıçtın!
—Estağfurullah. Efendim. Ne haddime..
—Allah belanı versin lan! Sus artık, gerzek herif!
—Abi lütfen Allah’ı karıştırmayalım bu bela işine! Allah’ı bela işine karıştırdığımız en son konuşmada “sauna”da hamam keyfimiz bozulmuştu.
—Sauna operasyonu mu?
—Hayır efendim! Kesecinin!
Keseci arkadaş
—Evladım sen uzaydan mı geldin? Ulan senin gibi hıyarla devrim mi yapacağız?
—Aaa! (heyecanlı!)Teessüf ederim abi! Bi kere benim özel bir “kişiliğim ve geçmişim” var.
—(Hay senin geçmişini!) Neymiş lan özelin?
—(Kuşkulu ve heyecanlı!)Bir aile sırrı!
—Lan oğlum! Biz senin en yakın ailen değil miyiz (Allah korusun!)? Baksana beraber vatan aşkını ifa ediyoruz.
—Evet, haklısın abi. Zaten bu devrimcilik işine girdim gireli bir hayli heyecanlandım. içimde de kalmasın! Zira siz yabancımız da değilsiniz.
—Uzatma evladım..
—Annem diyodu zaten. Sen büyük bir adam olacaksın diye. Herkesten farklı olduğum için hani!
—Nerden kanaat getirdin yavrum? (bu hayvan oğlu hayvan ne saçmalıyor?)
—(Bilmiş bir eda ile!) Efendim, hani eski bir destanda “Asena” var ya!
—EEE..!
—Hani Asena dişi ya, (hava atarcasına!) belki bilirsiniz?
—Bilmeyen mi var eşşoğ..!
—Bundan bir de erkek varMIŞ! Erkek KURT! Büyüklerimiz, onların büyükleri onlarında büyükleri anlatırlar..
—Yavrum, senin “o” büyüklerinin büyüklerini de bilirim. O devirleri de gördüm!
—Eski bir efsaneye göre, erkek kurt’un yılda bir defa gittiği (takıldığı!) bir mağara varmış. Senede sadece BİR defa ortaya çıkıyor-MUŞ. Eski gelenektir, eşler çocukları olmazdan önce senenin bu belirli gününde mağarayı ziyaret edermiş. Babam ve annem de ben doğmazdan önce bu mağaraya gitmişler.
—!!!
—O gün diğer günlerden çok farklıymış! Gök gürlüyor, Yaşlı KURT şimşekler çakıyor falan..
—Bırak şimşeği yağmuru..
—Neyse efendim. Bizimkiler mağaranın kapısına gelmişler. Annem o zaman hamile değil mis. O sırada mağaradan ULVİ bir ses yükselmiş! (Esrarlı ton!) “Neden geldiiniiiizzz?!” Annem ve babam ürpermiş tabi! Babam zar zor “kem-küm” diyebilmiş!
—(Sesi titreyerek!)Kem küm’ü bırak yavrum! Ne olMUŞ sonra?
—Hah! İçerde ki ULVİ ses de aynen öyle demiş; “kem-küm’ü bırak yavrum! Ne istiyorsun?” diye. Sonunda babam toparlanmış ve kendini bu sese teslim etmeye karar vermiş. Demiş; “efendim, bizden önce büyüklerimiz gelirdi buraya. Onlardan önce de onların büyükleri. Daha önce de…”
—Hah! İçerden de aynen öyle bir ses yükselmiş; “ Ulan hayvan oğlusu! Bırak öncekileri, sadede gel daha çok İŞİM var!” demiş.
—!!!
—Babam meramını anlatmış. “Bir oğlum olsaydı da, senin gibi (KURT gibi!)
atılgan, cesur, gözü pek olsun” demiş. Tabi içerde ki ses hemen cevap vermiş; “bırak hatunu yarın gel al!” Babam şaşırmış tabi.
—Ulan bunca yıl sonra ben şaşırmışım, baban nasıl şaşırmasın!!!
—Anlamadım abi?
—Sonra anlatırım. Üstelik artık bana “ABİ” deme!!! Devam et koçum.
—Babam çaresiz. Gözü yaşlı bir şekilde annemi bırakmış. Ne de olsa “emir büyük yerden”. Tabi ondan sonrasını annemden dinledim!
—Hay ananın! Ne anlatmış hele?
—“Ben daha öncesinde bir kurt görmüştüm yavrum; dört ayaklı! Nerden bileyim iki ayaklı kurt’ta varmış!!! Neyse o geceyi mağarada geçirdik…Leş gibi kokuyordu ŞU HAYVAN! Ha! Evladım! Şu KURT (asıl baban!) bizim karşı köyde ki ? amcanın oğlunu ne de benziyordu! İşte evladım, o olaydan sonra sana hamile kaldım!” diye anlatır… Çok şey anlattı bana gerçek babam hakkında. “Pek bişeye benzemese de, nihayetinde İNSAN değil bir ‘KURT’TU’”derdi. Tabi, annem her anlattığında babam (evde ki!) içerlemiyor değildi yani! “Nasıl olurda bir hayvanı bana tercih ettin!” diye diye gözlerini yumdu..
Nihayet açıklıyoruz :İşte O HAYVAN!!!
—Vay eşşekoğlusu!!!
—Ne oldu abi?
—Babana dedim yavrum! Yani evdekine!! Üstelik bana “ABİ deme” demiştim koçum. Aaa! Bak darılırım sonra!
—İşte öyle efendim. (Gizemi sönmüş bir ton ile!) Yani anlayacağınız benim babam bir KURT! (Kendisi de inanmayarak!) Acaba ÖNDER olabilir miyim?
—Sen kaç yaşındasın BAKİİM?
—50!!
—(Şüpheli ve kısık ses tonu!) Olabilir mi acaba?
—Anlamadım efendim..
—Evladım! Hangi köydendin?
… dan efendim.
—Ha s..tir!!!
—Pardon!
—Dedim ki, (HİNCE!)komşuymuşuz laaann!!
—Anlamadım?
—Annenin bilmediklerini de ben sana anlatayım yavrum.
—Hadiii!
—Bak dinle..
—(vıdıvıdı vıdıvıdı vıdıvıdı…)
—İşte asıl şimdi “HA S..TİİİİİRRR!”
—Ya evladım. O yıllarda hayta hayta, BOŞ BELEŞ dolaşıyorduk! Arkadaşlarla macera arıyorduk. Bir arkadaşımız, (evdeki!) baban ile annenin oraya gideceğini öğrenmiş. Ben de ZUL kafa ile onlardan önce gittim…
—Eee.! Köyde dolaşan onca kişi “KURT soyundan geldim” diyo-DU! ( Gerçi çocukken hava atıyorlardı da! Büyüdükten sonra birbirimize bakarken başımızı önümüze eğiyorduk!)
—(Kıs kıs gülerek!)Evladım onların da annelerini tanırım! Hey gidi günleeerrrr..
—(Yıkılmış bir ses tonuyla) Size baba diyebilir miyim?
—Tabi evladım. (Kurtluğunu hatırlamış olmanın verdiği HAZ ile) Her zaman!!!
—Allah belanı versin yine de, hayvan oğlusu..!!!
—(Gururla) Babana çekmişsin! Senin de yavrum, seninde…
Siz Irak’ta öldürülen Müslümanların parçalanmış cesetlerini gördünüz mü hiç?
Dağılmış beyinler, kollar ve bedenleri. Tecavüz sahneleri. Mutlaka gören olmuştur.
1986 yılını hatırlayanınız var mı içinizde, bilmiyorum.
Hani Siyonist İsrail örgütünün militanlarınca (şimdi asker diyorlar!)Filistinli Müslümanların kollarını taşlarla kırdıkları yıllar!
Tüm dünyanın gözleri önünde.
Hem sonra TR’den İsrail servisleri için Filistine (…) için yollanan askerleri(subaylar).. Hatırladınız mı, bir binbaşı İsrail askerlerince sınırda öldürülmüş ve bir yüzbaşı da yaralanmıştı.
Zor bela TR’ye yetiştirildi yaralı yüzbaşı.
İsrail ne demişti: “Filistin tarafından açılan ateş ile subaylar mazlumane vuruldu”.
Yüzbaşı ne anlattı, hatırlayın bakayım: “İsrail askerleri ile çalışıyorduk. Ama ne oldu anlayamadık, bize ateş açmaya başladılar”.
Neyse bunlar geçmiş mevzular değil mi? Şimdi nerde kalmıştık?
Ha! Dinler arası diyalog!
Doğru ya, PapaCenapları‘nın eşsiz kültür mutfağında harmanlanan Pensilvanya‘nın meşhur kurbanlık ineklerinin etinden yapılmış leziz ama tadımlık yemeğine davetliydik!
Evet “baylar“! Buyurun, yemeğe. Sofra-nız hazır.
Yemeğimizin adı: “Dinler arası diyalog”. Afiyet olsun!
Taraf gazetesinden Dr. Sivilay AY‘ın okunmaya değer trajikomik yazısı. Biraz gülümsemeye ne dersiniz?
(…)
Ramazan özel
Ramazan geldi. Sanki Genelkurmay Başkanı, dinin sosyal hayata referans gösterilmesinden endişe ettiğini hiç söylememiş gibi tüm televizyonlar Ramazan özel programları yapmaya başladı.
Gerçeği, televizyon programlarına bakarak İslamı anlamaya kalkan biri bu dinin sadece erkeklere, hatta bıyıklı erkeklere geldiğini zannedebilir. Bir tane kadının bile görünmediği bu programlara bakarken başörtülü kızların önündeki tek engelin üniversite rektörleri olmadığını düşünmeden edemiyorum.
Hz. Ömer, belinde kemer
Soru: Sevgili Sivilay Abla, ben televizyonlardaki Ramazan programlarında okunan ilahileri dinlerken ekranlardaki amcalar gibi cezbeye gelmek istiyorum, ama yapamıyorum. Acaba benim imanımda bir eksiklik mi var? (Berat İpekçi)
Cevap: Sevgili Berat, birlikte ramazan programlarında okunan ilahilere bir kulak verelim. Bunlardan ilki; adaletiyle bildiğimiz Hz. Ömer’i takıları ve semazenliğiyle yorumluyor:
Hz. Ömer,
Belinde kemer
Hu deyip döner
Aşk meydanında
Bir diğeri ise cikletlerden çıkan mani naifliğinde;
Kâbe’nin örtüsü kare
Bulamadım derdime çare
(…)
Ramazan cömertliği
Soru: Sivilay Ablacığım, ODTÜ’de öğrenciyim. Normalde, leblebi tozundan boğulma tehlikesi geçirsek bile bir bardak su vermeyi aklına getirmeyecek hocalarımız Ramazan başlayalı beri oldukça cömertleştiler. Odalarına girdiğimde ‘çikolata almaz mısın’, ‘bak bu tuzlu kurabiyeleri kendi ellerimle yaptım’ ya da ‘İtalya’dan getirdiğim kapuçinonun tadına bakmalısın’ diyerek cömertliklerini dile getiriyorlar. Oruç tutuğum için çok zor durumda kalıyorum, uyduracak mazeretim kalmadı. Acaba ne yapmalıyım? (Hamit Balcıoğlu)
Cevap: Sevgili Hamit, rica ederim yanlış bir şey aklına gelmesin. ODTÜ’lü hocaların; başı rahmet, ortası mağfiret olan mübarek ayı bu şekilde ihya etmeye çalışmalarını anlayışla karşılamalısın. Sana tavsiyem okula giderken yanında mutlaka termos bir mug bulundur. Sıcak içecek ikramlarını bu şekilde muhafaza et. Çikolata ve kurabiyeleri de peçeteye sar. Hocalarına teşekkür et ve iftarı çikolatayla açacağını, yemeğin üzerine kahveyi içeceğini, kurabiyeleri de sahura saklayacağını söyle. Sevabına ortak oldukları için ziyadesiyle mutlu olacaklar.
Yeni Genelkurmay Başkanımız görev teslim töreninde “hükümet programını” okurken şöyle şöyle de demiş:
“Toplumun bir kesiminde yaşam tarzının oluşumunda dinî düşüncelere büyük ağırlık verildiği düşüncesi hâkim ve bundan büyük endişe duyuluyor. Hükümetin bu endişeyi ciddiye alması toplumsal huzur için zorunluluktur.”
“Güçlenen bazı cemaatler ekonomiyi yönlendirmeye, sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimlikleri ortaya koymaya çalışmakta.”
(…)
Uzun süre yazdınız. Yaşam tarzı kaygılarına saygı diye kulak çektiniz. “Cemaatleşme sosyal devlete engel” diye yalancıktan teorize bile ettiniz. Ama bakın bunca emek boşa gitmemiş. Paşalar oturup sizi okumuşlar, arada sizden Habermas’ı bile kapmışlar.
Bu kez Türkiye muhafazakârlaşıyor tespiti “etrafta başörtülü cip sürücüsü kadınlar arttı”, “plajlardaki haşemalı kadınlar dehşet saçtı” gibi kötü niyetli gözlemlerden daha güvenilir bir kaynaktan geliyor: Memleketin en ciddi sosyolojik araştırmalarını yapan, yıllardır vatandaşlarını köşe bucak izleyip dinleyen kurumun başkanından.
Manşetler atılsın, makaleler yazılsın; Ordu ile modernist sol-liberal aydınlar uzlaştı.
Peki, kime karşı uzlaştılar? Paşanın bu mesajları kime?
Ne zaman yapıldı bu konuşma? Ramazan’a günler kala.
Ramazan ne? “Yaşam tarzında dinî düşüncelere büyük ağırlık verileceği günler.”
Yani ey normal zamanda bir ekmek almak için bin bir naz edip, Ramazan’da bir saat iftar pidesi kuyruğunda bekleyen Ahmet Bey.
Ve ey Ramazan geldiği için çorba-makarna üzerine kurduğun ucuz mutfak tezgâhını kökünden değiştirip, toprak kaplarda, kısık ateşlerde saatlerce güveç pişiren Ayşe Hanım.
Öyle hiçbir şeyden haberiniz yokmuş gibi, masum masum bakmayın yüzümüze. Neler karıştırdığınızın gayet iyi farkındayız?
Farkında mısınız? Yaşam tarzınızda Ramazan bahanesiyle aniden dinî düşüncelere büyük ağırlık vererek endişe yaratmaktasınız.
Ulusal güvenlik makinesinin pide-güveç kokularınızla burnu kırıldı, kırmızı alarmlar yanıyor.
Ne gerek var toplumsal huzuru homini gırtlaklarınız için bozmaya, üniter ulus devleti pastırmalı kurufasulyeye tercih etmeye. O üniter laik devlet olmasa o afiyetle yediğiniz pastırmalı kurufasulyenin adı risotto olmaz mıydı?
İbadeti gösterişle karıştırıp, açık açık yemeyip içmemeye ne gerek var. Hepimiz Müslümansız, orucun da evde kazası olmaz mı?
Size iyilik yapıp çay, pasta, karpuz ikram edenlere “niyetliyim, oruç tutuyorum” diye kafa tutmalarınız filan çok endişe yaratıyor. Bu ani retler toplumsal barışı zedeliyor. Bugün kestaneli, krokanlı bir dilim pastaya hayır diyen yarın ne yapmaz?
Ayrıca ikide bir herkesin içinde “iftara bekliyoruz”, “iftara davetliyim”, “akşam iftarda bir güllaç yaptım”, “sahurda temcit pilavı yiyeceğiz, elma kompostosu da yaptım tok tutar” diye Goebbels’in bile aklına gelemeyecek propagandist yöntemlerinizi bu ülkenin laik delikanlıları yer mi sandınız?
Kesif iftar sofraları donatarak toplumsal bilinçaltına yolladığınız “işte şeriat gelirse her gün böyle yiyip içeceğiz” mesajlarınız Jandarma İstihbaratı’ndan kaçar mı sandınız?
Zaten 70 milyon birbirinden değişik karakterde insanın oruç tutanları ve tutmayanları arasında akla hayale gelmeyecek 70 milyon adet farklı gerilim ihtimali ortada durmakta. Her an sigara krizine girmiş biri, yüzüne sigara üfleyen başka birine cihadı bahane edip saldırabilir. Zaten gazeteler “oruç tutmadığı için birisinin başına bir şey gelse” diye pusuya yatmış beklemekteler.
Bari bu Ramazan iki kişiden kalabalık iftar yapıp “dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerinizi” ortaya koymayın. “Oruç tutuyorum” değil, “yemek yemek istemiyorum”, “şok diyetteyim” diyin, toplumsal barışın bir ucundan da siz tutun. Yoksa…
Bakın şimdiden Deniz Baykal’ı kesmedi bu konuşma:
“Bu güzel konuşmalar daha önce de yapıldı, ben de defalarca benzeri konuşmalar yaptım, uyarılarda bulundum. Komutanlar da benzeri konuşmalar yaptı. Sonuç ne oldu? Türkiye belli bir yola sokuldu ve öyle devam etti. İktidar bu konuşmaları, uyarıları hiç dikkate almadı. Maalesef Türkiye sokulduğu bu yolda sürükleniyor.”
Adamın evine hırsız girmiş. Yükte hafif pahada ağır olanı alıp gitmiş. Adam bir kaç gün sonra eşyanın yokluğunun farkına varmış. Çalınmış olacağı aklına gelmediğinden “Kaybolmuş herhalde, Neyse, canım sağ olsun!” diye umursamamış.
Birkaç hafta sonra hırsız yine aynı eve girmiş. Ev sahibi tıkırtıları duyduğu halde kalkıp bakmaya üşenmiş. Hırsız da alacaklarını toplayıp gitmiş. Giderayak mutfakta bulunan dolmaların(siz başka bir şey düşünün!) tadına da bakmadan edememiş. Bir kaç gün sonra ev sahibi eksiklikleri pek fark edememiş. Fark ettiğine de aldırmamış.
Aradan bir kaç hafta daha geçmiş. Aynı hırsız bir daha gelmiş. Bu defa en başta mutfağa girmiş! Dolma bulamasa da kuru fasulye ile idare etmiş. Evin içerisinde oyalanırken bir ara ihtiyaç gidermek için tuvaleti kullanmış.
…
“Bu şekilde kimilerine göre uzun kimilerine göre de pek uzun olmayan bir zaman geçmiş. Hırsız aynı aralıklar ile gidip gelmeye devam etmiş. Her geldiğinde evin bir kısmına aşina olmuş, bir kısım takım edevat veya evin bazı bölümlerini kullanır olmuş.”
…
Evin sahibi, hırsızın eve giriş çıkışlarını görür olmuş. Evini yerinde durur gördüğünden mi ne, ses sedasını çıkarmadan yaşamına devam etmiş! Ev sahibinin vurdumduymazlığı hırsızın cesaretine cesaret, pervasızlığına pervasızlık katmış.
Zaman birbirini kovalamış. Hırsız ile ev sahibi lokmaları bölüşürcesine diğer ev ahalisi ile yaşamaya devam eder olmuşlar. Öyle ki, sofra kalktıktan sonra hırsız mutfağa gider oracıkta onların gözlerinin önünde karnını doyuruyormuş. Hatta o sene tuvalet sırasına bile girmişler!
Zaman bu, durmak bilmez! Hırsız aynı aralıklar ile gelmeye devam etmiş. Bu defa aynı yatağa beraber uyumaya başlamışlar! Adam ilkin rahatsızlık duymuşsa da, hırsızın rahat tavırları yüzünden bir şey diyemez olmuş. Öyle ya, ne de olsa evden biriydi artık! Yalnız iki kişilik yatağa üç kişinin sığması rahatlarına dokunmuş. Yoksa sorun çıkmıyormuş!
…
Efendim, günler günleri kovalamış ama bir türlü birbirine varamamış. Ev sahibi ile hırsız görünüşte can ciğer olmuşlar. Samimiyetlerini bir hayli ilerletmişler. Öyle ki hırsız, ev sahibine bazı meselelerini açar olmuş. Beraber gülmüşler, beraber ağlamışlar. Yalnız, güldükleri de ağladıkları da, hep hırsızın anlattıkları konular üzerine olmuş. Tecrübeli hırsızın maceraları öyle çoktu ki, doymak bilmeyen sohbetlere hep konu oluyordu.
Derken günün birinde aralarında bir sorun çıkmış. Ev sahibi önünde ki lokmanın aşırılmasına öfkelenmişti. Hırsıza sorsanız asıl haksızlığı ev sahibi yapmıştı. Ev sahibi bencillik yapmış, ekmeğin fazlasını kendi yanına almıştı. Bu hırsıza göre öyle olmuştu. Ama ev sahibine sorsanız asla öyle bir şey yapmamıştı, adil davranmıştı.
Dünya hali bu, her zaman güllük gülistanlık değildir. Günün birinde dostluklarını zedeleyen bir başka mesele için tartışmışlar. Konu bu defa biraz daha ciddiydi; “Tuvalet sorunu!”. Hakikaten evin hanımı bu sefer onların bu durumlarından ürkmüştü. İkisi de dövüş horozları gibi burun buruna gelmiş, derin derin solumuştu da neyse ki evin hanımı seçimi hırsızdan yana yaparak meseleye çözüm getirmişti! Hanımına darılan evin beyi soluğu komşusunun tuvaletine “Yetişmekte bulmuştu”.
Bazı kırgınlıklar duygusaldır, nazlıdır nazdardır. Evin sahibinin hanımına olan kırgınlığı da öyle idi. Hanımı pişman olmuş elin hırsızına sahiplendiği için ama iş işten geçmiş bir kere. Kocasını akşam yanına alıp da gönlünü almak istemiş, bu defa hırsıza ayıp olacak diye bir türlü yapamamış. Öylece günler gelmiş, geçmiş.
Adam rahat değilmiş. Kendi evinde düştüğü yabancılık onuruna dokunmaya başlamış. Fakat elden ne gelir di ki? Bunca zaman hırsıza göz yuman kendisi değil miydi? Her şey bir yana, çocuklarının elin hırsızına “Baba” diye hitap etmeleri çok gücüne gidiyormuş. Öyle ya, çocukları daha tıfılken hırsız evin müdavimi olmuştu.
(çoçuklar)
Adam kara kara düşünmeye başlamış. Her geçen gün yaşam daha zor bir hale gelmiş. Hırsız da adamı evde görmeye tahammül edemez olmuş! Ara sıra karşı karşıya gelir gibi olmuşlarsa da, ev sahibinin eski(!), hırsızın yeni eşi mani olmuş bunlara.
Sonunda adam dayanamamış ve toplamış azığını tutmuş dağların yolunu. Bir mağara bulmuş kendisine. Evden çıkarken intihar etmeye niyetlenerek çıkmıştı. Ama insan bu, can tatlı, vazgeçilir mi hemencecik “tatlı” yaşamdan?
Uzun bir zaman tek başına yaşayan adam doğadan bir bütün olarak ders almaya başlamış. Güneşten, ay’dan, yıldızlardan hatta uçan kuşlardan bir şeyler öğrenmiş yaşam namına.
Hepsi ona şunu demişler;
YAŞAM İÇERİSİNDE EN ÖNEMLİ EN HAYATİ, BELKİ DE YAŞAMIN GAYESİ BİR TAKIM DEĞERLER VARDIR. DEĞERLERİNDEN UZAK YAŞAYANLAR KENDİ VATANLARINDA DAHİ ESİR OLMAYA MAHKÛMDURLAR.
SIRTINI ÇEVİRECEĞİN KİŞİYİ VEYA KİŞİLERİ TANI. AMA MUTLAKA TANI! EŞİNİ DOSTUNU VE İŞİNİ SEÇMESİNİ BİL. YAPTIĞIN İŞLERİN NE SONUÇ GETİRECEKLERİNİ BİR DEĞERLER CETVELİ VASITASIYLA ÖLÇ! AMA MUTLAKA ÖLÇ!
SENDEN OLMAYANLAR SENDEN OLMUŞ GİBİ GÖRÜNSELERDE EHEMMİYET VERME. ONLARIN SANA YAKINLIKLARI, DENİZ ÜZERİNDE Kİ KÖPÜKLERİN DENİZE YAKINLIKLARI GİBİDİR!
BİL Kİ, HERKES SANA SIRDAŞ VE YOLDAŞ OLAMAZ. HAYAT YOLCULUĞUNDA ÖYLE BİRİLERİ İLE DOSTLUK KUR Kİ, GEREKTİĞİNDE CANLARI PAHASINA SANA TOZ BİLE KONDURMASINLAR.
DÜNYANIN KENDİSİ SÜSLÜDÜR. İNSAN, GÖZE HOŞ GÖRÜNENE YAKINLIK HİSSETSE DE BU, YAŞAM OYUNUNUN BİR PARÇASIDIR.
VATAN, İNSAN YAŞAMINA YÖN VEREN DEĞERLERİN ARDINDAN GELEN BİR ÖNEME SAHİPTİR. NESİLLER GİDER BAŞKA NESİLLER YERLERİNE GELİR. İNSAN VATANSIZ, VATAN İNSANSIZ OLMAZ.
SON OLARAK, BİL Kİ, İNSANIN İKİ GÖZÜ VARDIR. BİRİ MADDE DİĞERİ DE MANA ÂLEMİNE BAKAR. BİRİ DİĞERİNDEN UZAK YAŞAYAMAZ. AKSİ HALDE İNSAN NOKSAN KALIR.
Sonra tüm doğa haykırmaya başlamış;
UĞRUNA ÖLÜNÜBİLECEK DEĞERLER, SEN SAHİPLENSEN DE OLACAK, SAHİPLENMESEN DE!